Drakula, Kendine Ait Bir Oda, Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Rüya Avcısı ve Buz Prenses...

Okuma Süresi: 6 Dakika
Feri Peri Blog

İçlerinden bazılarını okuyalı bir hayli olsa da (yaklaşık bir ay kadar) anılarımda taptaze duran ve katıldığım Kış Okuma Şenliği'nin bir parçası olan bu kitapları hem kısa kısa hem de hakkında yeterince bilgi vererek yorumladığım bu yazımda çok sevdiklerim de oldu; tekrar okumaktan çekineceklerim de...

✎...
Feri Peri Blog

Kitap Adı: Drakula
Özgün Adı: Dracula
Kitap Yazarı: Bram Stoker
Sayfa Sayısı: 520
Çevirmen: Zeynep Bilge
Yayınevi: Can Yayınları

Günlük ve mektuplardan oluşan, 1897’de ilk baskısı çıkan Dracula, Bram Stoker’ın hem ilk kitabı hem de ününü borçlu olduğu eseri olarak tarih boyunca beyaz perdeye en çok uyarlanan hikaye olmasıyla göz dolduruyor. Fantastik – korku edebiyatına olan yoğun ilgim kitabı üç gün içerisinde okuyabilmemde bir hayli etkili oldu. Yüzyıllar öncesinde Osmanlı ile girdiği mücadele sonucunda idam edilen Kazıklı Voyvoda yani Kont Dracula, üzerinde ustalaştığı simya öğretileri ve sihir sayesinde ölümsüz yaşamın sahibi olur. Muazzam ağaçların ve amansız dağların ardındaki topraklar olarak bilinen Transilvanya’daki korkunç şatosundan Londra’ya uzanan fantastik öyküsü, romanın kahramanlarının günlük ve mektuplarının diliyle anlatıla gelir eser boyunca. Romanın kahramanlarından Jonathan Harker ile başlayan kitaptaki başlangıç kısımlarını bir içim su gibi kana kana ve keyifle içmiş olmama rağmen, ara kısımlarda oldukça sıkıldığımı da söylemeden geçemeyeceğim. Dracula’ya karşı savaşan bu insanların hikayesi, ölümsüz yaratığın zekasının önünde her tökezlediklerinde okuyucuyu, dolayısıyla da beni biraz sıkabilecek nitelikteydi; bu nedenle de son 150 sayfaya yaklaşana değin sabredip sona gelmeye çalıştım. Son 150 sayfa, heyecanlı bir sona yaklaşırkenki beklentimi o kadar yükseltmişti ki, kitabın finalini azıcık da olsa öylesi güçlü bir canavar için sönük ve yetersiz buldum.

Romanı bitirdikten sonra, uyarlamalarından biri olan, 1992 yapımı Francis Ford Coppola yönetmenliğinde üç oscar kazanmış filmi de izledim doğal olarak. Görsel efektin minimumda kullanıldığı; Keanu Reeves dışında oyunculukların muhteşem olduğu film bazı konularda kitabından farklılıklar içeriyordu. Hatta bu farklılıklar benim de hoşlanmayacağım türdendi. Bram Stoker’ın Viktoryan usulü kullandığı beyefendice anlatım dili; filmdeki erotizm ile ters düşecek düzeydeydi.

Yine de kült filmler arasında yerini fazlasıyla hak ettiğinden kitabının ardından filmi izlemek benim için keyifli bir deneyim oldu.

 ✎...
Feri Peri Blog

Kitap Adı: Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
Özgün Adı: Twenty-Four Hours in the Life of a Woman
Kitap Yazarı: Stefan Zweig
Sayfa Sayısı: 96
Çevirmen: Tuna Alemdar
Yayınevi: Akılçelen Kitaplar

Hüzünlü hayat öyküsü ve kısa kısa kitaplarına tezatlık oluşturacak ölçüde duygu yoğunluğu derin eserleri ile son zamanlarda adından sıkça söz edilen Stefan Zweig’ı tanımam; “Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat” adlı yapıtı sayesinde oldu. Fark ettiğim üzere; yazarın bir kitabını okuyanlar diğer kitaplarını da okumak, diğer öykülerinin de tadına varmak, yazım diline iyice aşina olmak istiyorlar. Bu kitabın konusu ile ilgili arkasındaki etkileyici kısa bilgiden başka hiçbir bilgim yoktu açıkçası.  Ne ile karşılaşacağımı bilmeden okumaya başladım ve hemen de bitirdim. 96 sayfa idi zaten bendeki versiyonu, ne kadar sürebilirdi ki? Ama kitap bittikten sonraki düşüncelerim beni o okuduğum andan çekip çıkardı; çok başka yerlere götürdü, eserin hissettirdiklerini tanımlama ve fikirlerim arasında kaybolma sürem, sayfalar arasında gezindiğim süreden daha uzundu.

Öncelikle yazar; bir erkek olarak, bir kadın karakterin olabilecek en zayıf yönlerine ve en zayıf anlarına dokunup onu yine en iyi kadınların anlayabileceği şekilde okuyucularına sunabiliyor. Hatta sadece kadınların da değil; ön yargılara göre yaşamını idame ettiren herkesin dikkatine sunuyor o yirmi dört saatlik zaman dilimini.

Kocasını ve iki çocuğunu geride bırakıp yakışıklı bir Fransızla kaçan evli bir kadının durumu seriliyor ilk başta yazar tarafından yaratılan nezih topluluğun önüne. Sonrasında ise ön yargıların, doğru ya da yanlışın, ahlaki davranışların söylemleri aktarılıyor okuyucu nezdinde.

Bu topluluğun en kibar misafiri bir kadın, bir erkeğe güvenerek en karanlık, en aydınlık, en coşkulu, en üzücü, en yıkıcı, en mutlu gününü, o günün yirmi dört saatini aynı erkeğe; kendisinin de fark edemediği yönleriyle anlatmaya çalışıyor…

Çok etkileyici, duygu derinliği yüksek, anlatımı hiç sıkmayan, akıcı bir kitaptı…
Ben de diğer okuyucular gibi mutlaka Stefan Zweig’ın başka başka eserleri ile de tanışmak istiyorum bir an önce…

✎...
Feri Peri Blog

Kitap Adı: Rüya Avcısı
Özgün Adı: The Dreamcatcher
Kitap Yazarı: Stephen King
Sayfa Sayısı: 543
Çevirmen: Gülden Şen
Yayınevi: Altın Kitaplar

Beyaz perdeye uyarlanan bir Stephen King romanı daha; Rüya Avcısı. Dört eski arkadaşın anılarını yad etmek adına çıktıkları tatilde, toplamda 24 saatte gerçekleşen tüm olayların karla kaplı bir yerde anlatıla gelen 543 sayfalık uzun mu uzun öyküsü. Etkileyici uzaylı haberleri ile başlayan kitap, King’in artık ustalaştığı korku edebiyatının en iyilerinden biri olarak görülüyor.

Ben ise, açıkçası, neredeyse tüm yapıt boyunca çok ama çok sıkıldığımı düşünüyorum. Bunda, bu kitabın beyaz perdeye aktarılan filmini uzun yıllar önce izlemişliğimin de etkisi olabilir elbette. Film ile ilgili hiçbir şey hatırlamıyor olsam da ufak ufak bilgiler arada sırada göz kırpıp duruyordu bana. Neyle karşı karşıya olduklarını az çok biliyordum ve bu Stephen King’in uzatmaları oynayan anlatım tekniği ile birleştiğinde bir türlü bitiremediğim bir 543 sayfa oldu.

Bitirdim ve hemen ardından yine filmini izledim. Başı kitapla hemen hemen aynı olsa da ortalara doğru ve özellikle de sonlara doğru kitabındaki konudan çok farklı şekildeki yönlere saptığını fark ettim. Kitaptaki son mu, filmdeki son mu benim için daha mantıklıydı karar veremesem de; sanırım kitaptaki son biraz daha iyiydi. Tam bir Stephen King finaliydi en azından; tüm yanıtların geçerli bir temele oturtulduğu ve ilmik ilmik işlenen olaylar zincirinin son halkasının olabilecek en tutarlı haliyle okuyucuyu doyurduğu bir kapanış oldu…

King’in çok ama çok uzun ve derinlemesine bir öykülemeyle sergilediği anlatımına alışık; gerilim, korku, biraz da bilim kurgu sever okurlara tavsiye edebileceğim ama benim bir daha okuyamayacağım bir kitaptı kısacası Rüya Avcısı…

✎...
Feri Peri Blog

Kitap Adı: Kendine Ait Bir Oda
Özgün Adı: A Room of One’s Own
Kitap Yazarı: Virginia Woolf
Sayfa Sayısı: 128
Çevirmen: Yasin Yılmaz
Yayınevi: Mavi Çatı Yayınları

Yapıtlarda iç diyalog şeklinde göze çarpan “Bilinç Akışı” tekniğini ilk kullanan yazarlardan olan Virginia Woolf; adını sürekli duyduğum, ilgimi çeken, feminist ve kadın hakları savunucusu bir yazardı. Ceplerine taşlar doldurarak kendini nehre bırakmasının çok öncesinde 1929 yılında kaleme aldığı kitabı “Kendine Ait Bir Oda” eşliğinde onu; kendi düşünceleri, eleştirileri ve anlatım dili sayesinde tanıyabilme fırsatı buldum ve şimdi de iyi ki bu kitabı okumuşum diyorum. Yapıtları okurken cümlelerin altını bol bol çizen bir okuyucu değilimdir, hatta hiç çizmem, sadece kendimi kaptırır okurum. Lakin bu eserde öylesi altını çizip aklımda ve notlarım arasında yer edinmesini istediğim cümleler oldu ki, sanırım bu sözler benim duygu mabedime çok dokundu. Şöyle bir paragraf vardı örneğin:

“İmgesel olarak kadın son derece önemlidir; gerçekte ise tamamen önemsiz. Şiiri baştan sona kaplar; tarihte hiç görülmez. Kurgularda kralların ve fatihlerin hayatlarına hükmeder; gerçek hayatta ailesinin parmağına bir yüzük taktığı herhangi bir gencin kölesidir. Edebiyatta en ilham verici sözler, en derin duygular onun dudaklarından dökülür; gerçek hayatta okuyup yazması neredeyse yok ve kocasının malıdır.”

Ya da şöyle:

“Dünya erkeğe dediği gibi kadına da istersen yaz, umrumda değil demiyordu. Dünya umarsız bir kahkahayla, yazmak mı? diyordu. Yazmak sana ne kazandırıyor ki?”

Kurmaca bir yazı yazmak için bir kadının parası ve kendisine ait bir odası olması gerektiğinin defalarca bu eseri ile birlikte altını çizen Woolf; tarih boyunca erkek egemenliğindeki kadınlardan ‘Niçin bir Shakespeare ya da Tolstoy çıkmadığını” sorguluyor ve bunu da çok zekice bir açıklama hatta kendi kurgusal açıklaması ile cevaplandırıyor. Shakespeare’in yaşadığı dönemde onunla aynı eğitime ve özgürlüğe asla sahip olamayacağı bir kız kardeşi olsaydı; o kız kardeşin hayatının önemsiz bir sokak kaldırımında hayallerine ulaşmak uğruna yitip gideceğinden bahsediyor.

Tiyatroda, kurmaca sanat dallarında şahlandırılan kadın karakterlerin sadece erkek oyuncular tarafından canlandırılabildiği ünlü Victoria Dönemi tabii o zamanlar; altın yıllar.
Kadınların, kadın karakterleri bırakın canlandırabilmeyi; yazı yazamayacak kadar ruhsuz, bilgisiz ve yeteneksiz olarak görüldüğü yıllar…

Jane Austen, Emily Brontë, Charlotte Brontë gibi kadınların bile o dönemlerde bir şeyler yazabilmek için sadece 3 ya da 4 sayfa kağıttan daha fazlasını alamayacak kadar yoksul olup herkesin uğrak yeri olan bir odanın içerisinde tedirgin bir halde gizlice, bir şeyler karalayabilmeye çalıştığı yıllar…

Kadınıyla erkeğiyle herkese tavsiye edebileceğim, herkesin okuması gereken çok çarpıcı ve eleştirel yönü tüm çıplaklığı ile çok iyi olan bir kitap…

✎... 
Feri Peri Blog

Kitap Adı: Buz Prenses
Özgün Adı: Isprincessan
Kitap Yazarı: Camilla Läckberg
Sayfa Sayısı: 400
Çevirmen: Elif Günay
Yayınevi: Doğan Kitap

Hikayesinin İskandinav ülkelerinden karlarla kaplı İsveç’in Fjällbacka adlı küçük bir kasabasında geçtiği, yazarı Camilla Läckberg’ün ilk kitabı olan Buz Prenses; 35 ülkede 25 dile çevrilmiş başarılı bir eser. Yaratıcı yazarlık atölyesinde kaleme alınan yapıtta oldukça sade ve anlaşılır bir dil kullanılan; eylemlerin, aralarında çok fazla durağanlık yaşanmadan ardı ardına sıralandığı, okuyucuyu çok fazla sıkmayacak bir kitap.

Başarılı bir biyografi yazarı olan Erica annesi ve babasının ani ölümü nedeniyle doğup büyüdüğü kasaba olan, sakinlerinin balıkçılıkla geçindiği Fjällbacka’ya geri döner. Stockholm’un tüketici kalabalığı onu da tüketmiş, yazı yazmak için ruh dinginliği arayışına girmiştir. Talihsizlik bu ya; çocukluk arkadaşı, güzel ve zengin Alexandra Wijkner soğuktan buz tutmuş evinde bilekleri kesilmiş halde yani intihar etmiş şekilde ölü bulunur.

Küçücük kasabanın sadece üç polisi ve mahalle baskısı altında ezilen fakat riyakar bir halkı vardır. Görünen gerçekliğin ardındaki sır perdesi romanın baş kahramanı Erica ve onun çocukluk aşkı, kasabanın dedektifi Patrick Hedström’un araştırmaları eşliğinde çözülecektir.

Kitaptaki genel sır perdesi öyle bir perde ki; yazar karakterlerin öğrendiklerini söylemesini, okuyucuyu bilgilendirmesini sağlamadıkça açığa pek çıkamıyor ve bu da biz okuyucuların “Katil Kim?” sorusuna sağlıklı bir yanıt verememesine neden oluyor. Bu nedenle de; örneğin ben, sonuna kadar asıl katilden hiç şüphelenmedim. Çünkü asıl katil, karakterlerin onun hakkında bildiklerini o an gelene kadar sakladıkları ve yazar tarafından da korunan bir kişilikti. Sanırım olumsuzluk olarak nitelendirebileceğim kısmı bu yönüydü eserin. Yan karakterler derinlemesine işlenmiş; alt metni polisiye, ana teması ise dram ve toplumsal eleştiri olan bir kitap olarak yorumlayabilirim Buz Prenses’i ben kendi nezdimde…

Kış geceleri, romandaki gibi karla kaplı manzaralar eşliğinde okunması da zevkli olabilir tabii, o da okurunun tercihi…

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Okuma Süresi: 3 Dakika
Feri Peri Blog

Bu bir Valentine’in karanlık ve kanlı hikayesidir…

Millattan sonra üçüncü yüzyılda imparatorluğun gölgesinde kalmış, inanmak istediği dinin, üzerine ayak bastığı topraklarda yasak olmasından ötürü tutuklanmış ve işkencelere maruz bırakılmış bir azizin öyküsüdür.  Sevgililer Günü'ne dönüşmüş bir tarihin öyküsü...

Ölüme mahkum edilmiş bu azizden bir istekte bulunur gardiyanı. Bakar ki bilgin bir insana benzemektedir, kızına da bir şeyler öğretebilir. Günleri sayılı olan Valentine’den, biricik kızı Julia’ya, bir şeyler öğretebilir mi, bilgisinden bahşedebilir mi diye ricada bulunur.

Valentine kızın adının Julia olduğunu öğrenir ama kördür zavallıcık; görme yetisinden yoksun gelmiştir bu çivisi çıkmış dünyaya...

Gel zaman git zaman, Valentine Julia’ya Tanrı’sından ve inandığı dinden bahseder. Julia dayanamaz ve sorar:

“Tanrınız dualarımızı işitebilir mi, bayım?”

“Evet, çocuğum.” diye cevap verir ölüm mahkumu. “Hem de her birini…”

“Ben ne için dua ediyorum biliyor musunuz, bayım? Her gece ve her sabah ne için dua ediyorum? Görebilmek için…  Sizin bu anlattıklarınızın hepsini kendi gözlerimle görebileyim diye dua ediyorum…”

“Eğer O’na kendimizi gerçekten adar ve inanırsak, O da bize bizim için ne en iyisiyse onunla karşılık verir, çocuğum.” diye öğütler Valentine.

Julie büyük bir heyecan içerisinde Valentine’in ellerine kapanır. Bir süre sessizliğin izin verdiği müddetçe aynı şekilde oturup dua ederler. Vakit ağır ağır akmaktadır. Derken muazzam bir ışık belirir mahkum hücresinin karanlığı içerisinde, Julia’nın başı üzerinde.

“Görebiliyorum, bayım! Görebiliyorum!” diyerek sevinçle çığlık atmaya başlar Julia. Valentine ise diz çökmüş halde duasını sürdürmeye devam etmektedir.

İdam edileceği günün arifesinde bir mektup yazar Valentine artık görmekte olan genç kıza. Mektubunu da “From your Valentine.” şeklinde imzalar. Bu ismin anlamı Batı medeniyetlerinde “sevgili” ya da "hoşlanılan kişi” olarak geçmektedir.  Milattan sonra 270 yılının 14 Şubat’ında ölüme yürüdüğü söylenir Aziz Valentine’in…


Feri Peri Blog

Bir diğer hikayeye göre de Roma İmparatoru II. Claudius ordusuna daha fazla asker katmak istemektedir. Eşleri, sevgilileri olan genç erkekler ise ona göre asker olmak istememektedir. Ülkesinde genç erkeklerin evlenemeyeceğine dair emir verir; yapılan nişan, verilen söz bozulacak, genç erkekler topraklarının genç ve güçlü, ardında bir bağlılığı olmayan askerleri olacaktır.

Valentine of Rome diye geçer bu iki hikayenin de kahramanı, Roma’lı Valentine ( eski zamanlarda şehit olan Hristiyanlara Valentine ismi verilirmiş, erken Hristiyanlık dönemine ait üç din şehidinin olduğu biliniyor ) imparatorunun emirlerine rağmen gizli gizli sevgilileri buluşturmaktan ve onları evlendirmekten geri kalmaz. Valentine of Rome bir rahiptir ve imparator onun arkasından işler çevirdiğini öğrenir öğrenmez hemen rahibi taşlarla sopalarla idam ettirir.

Şehit düşen Romalı rahip Hristiyanlığın yasak olduğu topraklarda, inandığı üzere gömülür. Öldüğü tarihin mi yoksa ruhunun onurlandırılarak gömüldüğü tarihin mi 14 Şubat olduğu kesin olarak bilinmese de erken Hristiyanlık döneminde üç din şehidinden biri olarak anılan bu rahip için 14 Şubat; Aziz Valentine Günü ilan edilir.

Eski pagan inanışlarının da özelliklerini taşır Sevgililer Günü, değinmeden geçmemeli…

Romalıların Lupercelia adlı, Şubat’ın 13’ünden 15’ine, çok ama çok eski zamanlarda kötü ruhları kovmak ve bereketi açığa çıkarmak amaçlı kutladıkları bir şölen vardır. Bu öyle bir şölendir ki; erkekler keçi ve köpek gibi hayvanları öldürerek, bu hayvanlardan elde ettikleri o kanlı derilerle kadınları kırbaçlarlar. Hatta gencecik kadınlar sıraya bile girerler erkekler tarafından kırbaçlanabilmek için, doğurgan ve bereketli olacaklarına inanırlar her bir darbeyle…

Kutlamalar bunlarla da sınırlı kalmaz elbette. Genç ve bekar erkekler tamamen şansa bağlı kalarak bir kavanozdan içerisinde rastgele kadınların isimleri yazılmış kağıtları çekerler tek tek. Eşleşen çiftler ise festival boyunca birbirlerinin partnerleri olup yarenlik ederler. Bu beraberlik festivalden sonra da sürebilir, eğer çiftler de isterse…

Shakespeare ve Chaucer (İngiliz Edebiyatının ilk büyük şairi) gibi büyük sanatçıların da eserlerinde yer verdiği Aziz Valentine Günü, şairlerin dizelerinden dökülmüş romantik söylemlerin de etkisiyle zamanla Avrupa’ya sonrasında ise tüm dünyaya yayılarak günümüzün modern Sevgililer Günü’ne dönüşmüştür.

Feri Peri Blog

Aşk dolu hediyelerin, sevgiyi tasvir etmekte zorlanan mektupların ya da parfüm kokulu kartların, romantik akşamların biricik günü Sevgililer Günü aslında ardında oldukça karanlık ve de kanlı bir geçmişi barındırıyormuş, değil mi?...

Oysa ki sevgiliye söylenmesi gereken sözler, verilmesi gereken hediyeler çok daha özel ve kıymetlidir. Hikayelere saklanmış kapkara bir geçmişin boyunduruğunda, romantik sözcükler kanlı birer mısralara dönüşmez mi sizce de?

Dönüşebilir belki de... Tarih bu tür karanlıklara izin verdiği sürece, dönüşecektir de...

Sevdiklerinize başkaları tarafından ad verilmiş günlerde değil; sadece Sevgililer Günü’nde, Anneler Günü’nde, Babalar Günü’nde değil her gün söyleyiniz, onları ne kadar çok sevdiğinizi…

Sizin kendinizin yarattığı, anılarınız tarafından yaratılan günleriniz olsun. Sizlere özel günler olsun…

Sevgililer Günü’nüz değil yalnızca, sevdiklerinizle geçirebildiğiniz her mutlu ve huzurlu gününüz kutlu olsun…

Kaynak:
https://en.wikipedia.org/wiki/Valentine%27s_Day
https://www.npr.org/2011/02/14/133693152/the-dark-origins-of-valentines-day
https://www.olrl.org/lives/valentine.shtml
http://www.gotmedieval.com/2009/02/happy-valentines-from-geoffrey-chaucer.html
http://www.hasanmalay.com/index.php/yasam/lupercalia
Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Okuma Süresi: 2 Dakika
Feri Peri Blog

Elimde küçük bir mim yazısı daha kaldı; soruları ise öyle derin yerlere mıhlanıp kalıyor ki, insan bir cevapları yazmaya başlamaya görsün. Kalemin ucundan akıp giden düşünceler dur durak bilmeksizin dökülüyor adeta kurak gönül sayfalarından içeri. Soruların sahibesi ise Yüreğimin İklimi...

Bu mim ve hazırladığı sorular sayesinde bloğunu ziyaret edebilme ve kelimeleri arasında gezebilme imkanı buldum bugün. Herteldensef'e de bu konu başlığı altında beni mimlediği için teşekkür ediyor ve günün geri kalanı için hazırladığım sorularla siz okuyucularımı baş başa bırakıyorum...

1. Dünyayı değiştirecek 3 küçük adım?

Sevebilmek, mutlu olmayı öğrenebilmek ve vicdan... Sevebilen birey; insanları da hayvanları da sever, küçük büyük, öteki beriki diye ayırt etmeden sever ve böylece empati yapabilir, bir bağ kurabilir, samimi davranabilir...

Mutlu olmayı öğrenebilen birey; hem kendisini hem de çevresindekileri mutlu eder. Mutluluğu; tüm dünyaya yayabilecekmişçesine, çalıştığı iş yerinde, her gün geçtiği sokakta, selam verdiği bakkala ya da esnafa bile yani her yerde, herkese aşılar.

Vicdanlı olabilen bireyler; adil olmaktan yana tavır alırlar, kötülükten değil iyilikten beslenirler.

Bir gezegenin insanlarının yüreğinde sevgi, mutluluk ve vicdan olduktan sonra o gezegen, artık sıradan bir galaksinin alelade bir gezegeni değil, adeta cennetten bir köşesidir.

2. Dünyanın daha fazlasına ihtiyaç duyduğu şey?

Saflık; saflığa ihtiyacı var. Saf ve iyi insanlara, iyi yurttaşlara, iyi komşulara, iyi arkadaşlara, iyi patronlara, iyi çalışanlara, iyi yöneticilere, iyi ülkelere ihtiyacı var...

3. Okuduğunuz son kitap?

Atilla İlhan - Kimi Sevsem Sensin
Ondan öncesinde de Virginia Woolf - Kendine Ait Bir Oda (iyi ki de okumuşum)

4. İzlediğiniz son film?

The Shape of Water (10 üzerinden 7)

5. Değişmenizi sağlayan bir hatanız?

İki hatam var aslında; samimiyet ve yardımseverlik. İkisi yüzünden çok fazla üzüldüğüm anlar yaşadım. Bu hatalar da tabii unutamayacağım hayal kırıklıklarına sebep oldu. Şimdilerde bu iki değiştiremediğim yönümü az da olsa köreltmeye çalışıyor ve sadece gerçekten iyi insanlara gösteriyorum.

6. Sözcükleriniz eylemlerinizle eşit midir?

Eşit olmasını sağlamaya çalışırım. Bir söz söyler ve bunu eyleme dönüştüremez isem vicdanım hiç rahat etmez. Dolayısıyla vicdanım da beni rahat ettirmez. Bu nedenle evet ve hayır diyebilmeye, açık ve net olabilmeye çalışırım her zaman.

7. Gurur duyduğunuz bir başarınız?

Feri Peri Blog

Ailem için hayırlı bir evlat olabildiğimi, vefalı olabildiğimi bilmek benim için en büyük başarılarımdan biridir. Diğeri de uzun zamandır sevgimden hiçbir şey eksilmeden sahip olduğum gönül birlikteliğim. İlk aşkımdı ve bu hep böyle de kalacak. İkimizin de gözleri kaderin sözleri ile kapanana kadar...

8. Hayattaki öncelikleriniz nelerdir?

Sevmek ve de sevilmek...

9. Kendinizde beğendiğiniz 5 özellik?

Naif, adalet kavramına gönülden bağlı, mükemmeliyetçi, sıcakkanlı ve çalışkan olmam...

10. Geçen haftanın en güzel olayı nedir?

Bir arkadaştan çok güzel bir mesaj aldım geçen hafta, bloğumun e-posta adresi aracılığı ile. Beni ve yazılarımı ne kadar sevdiğinden, kalemimi kendisininkine benzettiğinden bahsediyor ve her cümlesiyle kalbimde tarif edilemez bir sıcaklığın oluşmasına sebep oluyordu. 

O kadar hoşuma gitti ki, bu kadar güzel cümlelere nasıl bir karşılık verebilir ve bende yarattığı mutluluğu tarif edebilirim bilemedim ama yine de karaladım bir şeyler ve böylece tanışmış olduk...

Mutluluğuma mutluluk kattığı için o zarif arkadaşıma buradan yine çok teşekkür ediyorum...
---

Bu küçük bir mim yazısının da sonuna gelirken, soruları cevaplandırmak üzere davet etmek istediğim bazı blogger arkadaşlarım da var elbette:


"Dünyada görmeyi istediğiniz değişimin kendisi olunuz!"
Mahatma Gandhi 

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Okuma Süresi: 2 Dakika
Feri Peri Blog

Bu ay bloglar arasında dolu dolu bir mim ayı oldu. Yazarların film izleme kültürleri hakkında web browserımın soğuk dehlizleri arasında bu mim yazılarını okurken bir değil, iki değil, üç değil; tam dört kez Sinema ve Ben başlığı altında mimlenmiş olduğumu fark ettim. Mim etkinliğimizin ve bu güzel soruların yaratıcısı Öneri Makinesi'nin yazısını okumak isterseniz ona hemen şuradan ulaşabilirsiniz.

Beni mimleyen arkadaşlarım; İzel Tolu, Connect Weirds, Kameri Şeyler ve Ruhsa'dan İnciler blogdaşlarıma da çok teşekkür ediyor ve onların mim yazılarına da bir çırpıda gidebilmeniz için bu cümlemin sonuna hepsini birer birer ekliyorum:
Bir Sosyolog, Bir Kitap ve Hayat - İzel Tolu
Connect Weirds
Kameri Şeyler
Ruhsa'dan İnciler

Bakalım benim cevaplarım nasılmış...

1. Sinemada izlediğin ilk film? 👀

Sinemada ilk izlediğim filmi hiç unutmuyorum; henüz 8 yaşlarında idim ve babam beni çok güzel bir animasyon olan Mulan ile tanıştırmıştı o ışığın tek yönden gözlerime hücum ettiği karanlık salonda. Büyüdükçe ismini unutsam da sahnelerini hiç unutmadım ve biraz araştırarak ismini de hemen öğrendim ve şu an keyifle o ismi söyleyebiliyorum.
Anılarım depreşti, bir ara yine izlemeliyim ben o filmi 😁 

Feri Peri

2. Film en güzel ...'da/de izlenir... 👀

Korku filmi ya da romantik film izliyor isem evde, komedi filmi ( hep birlikte gülmek çok keyif veriyor bana ) veya bol görsel şölen sunan bir macera/fantastik/bilim kurgu yapımı seyrediyor isem de sinemada...

3. Film izlerken olmazsa olmazın var mı, varsa neler? 👀

Evde izlerken, filmin duraklatılmasından ve de ara verilmesinden hiç hoşlanmam! Tüm konsantrasyonumu ve film hakkında hissettiğim duygularımı tökezletiyormuş gibi geliyor. Sinemada izlerken de insanlar ellerinde cep telefonları ile ışıl ışıl karanlığın temasını baltalamaz iseler çok mutlu oluyorum. Öyle anlarda arka koltuklardan seslenip ( sürekli arka koltuktan yer ayırtırım ) 'Instagram/Twitter bir yere kaçmıyor Hanım Hanım ya da Bey Bey!' diyesim geliyor 😏

4. Tek başına mı kalabalık mı? 👀

Tek başıma sanırım sadece kimse o filmi izlemek istemiyorsa izliyorum. Onun dışında kalabalık her zaman tercihim. 'Nerede çokluk orada bolluk' demişler...

5. Mısır mı Cips mi? 👀

İkisi de olursa çok güzel olur diyebileceğim günler epey geride kaldı maalesef. En son yeni bir tarif öğrendim diye bol baharatlı ve permasanlı mısır patlatmış ve de afiyetle yemiştim. Şu sıralar sadece beyaz leblebiye sarmış durumdayım. Cips yiyemiyorum, tadı çok kötü geliyor. Patlamış mısırın da bir zaman sonra tadı aynılaşıyor. Beyaz leblebi öyle değil, son tanesine kadar ben buradayım diyor 😆

Feri Peri

6. İki boyutlu mu, üç boyutlu mu? 👀

Tercih seçeneğim varsa ve eğer film üç boyutlu olmasının güzelliği ile kendini izlettirmeyecekse tabii ki iki boyutlu. Kim kapkara, rahatsız o gözlüklerin ardından kendini filme kaptırabilir ki? Ben kaptıramıyorum şahsen...

7. Avm sineması mı, sokak sineması mı? 👀

Sokak sinemasını eskiden olsa tercih edebilirdim sanırım ama Avm sinemaları artık daha revaçta. Öncesinde ya da ardından bir yemek yenilebilir, mağazalar şöyle hafif bir turla gezilebilir, D&R'ın kapısından içeriye bir göz kırpılabilir...

8. Filmden önce filmin fragmanını izlemek mi, yorumlarını okumak mı? 👀

İkisini de yaparım çoğunlukla. Önce fragmanını izler ardından da yorumlarını okurum. Fragmanını çok beğenmediğim ama yorumlarını dikkate alarak izlediğim film çoktur. Örneğin son günlerde izlemek istediğim filmlerden olan 'Ferdinand The Bull' animasyonunu ele alalım. Fragmanını çok sevmedim ama yorumlarını okuduğumda birçok kişinin beğendiğini gördüm ve de izleyeceğim 😍

Kimleri mimlesem bilemiyorum çünkü çok fazla kişi yaptı ve bana mimleyecek kişi kalmadı sanırım... 
Feri Peri

Bu yüzden de bu yazıyı okuyup da hala mimlenmediğini gören herkese davet gönderiyorum... 

Keyifli sinema günleri dilerim, efendim...

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉
Okuma Süresi: 18 Dakika
Feri Peri Blog

{ Bu uzun soluklu hikayeye en baştan başla ➤ 1. Bölüm: Ölüme Terk Edilen }

5. Bölüm

SAVAŞ ve BARIŞ

"Ayperi!"

Sesin geldiği yöne doğru neşeyle önünü döndü: "Efendim?"

Bala, hükmedici mavi gözleriyle kapıya baktı: "Gündoğan geldi..."

Ayperi ürperdi ama belli etmemeye çalışarak kuzeninin dikildiği sınıf kapısının olduğu yere gitti. "Ne oldu, kuzen?"

Gündoğan, onun başı üzerinden sınıfı incelemeye çalışıyordu. Kıza bakmadan gözleriyle araştırmaya devam etti:

"Ben Azra'ya baktım da, yok galiba.."

Ayperi gülümsedi: "Hayır, yok."

Gündoğan'ın gözleri, Ayperi'nin yüzü üzerinde turunu tamamladı: "Tiyatro kulübüne üye olduğunu öğrendim. Ki bu bilgiyi de sadece Akın ile Hülya konuşurlarken duyabildim. İki hafta olmuş bile sen yazılalı. Benim ise hiç haberim olmadı. Neden bana haber vermedin?"

Kız, suçlu bir çocuk gibi parmaklarını çıtlatmaya başladı:

"Şey... söylemeyi unutmuş olmalıyım."

Gündoğan kollarını göğsünde birleştirerek omuzlarını dikleştirdi hemen:

"Sen bizim kuzen olduğumuzu unuttun, Peri... O günden beri..."

"Neredeyse iki ay olacak, Doğan! Yaptığın şeyden ötürü bugün hala pişmanlığını yaşıyor olabilirsin ama o gün benim için çoktan geride kaldı. Hem bilmem hatırlayacak mısın; o günün haftasında sana tiyatro kulübüne yazılmak istediğimi söyledim ve sen beni tamamen görmezden geldin. Hiç oralı  bile olmadın. Sonunda da bana yardım eden sen değil, Akın oldu. Eğer birazcık ilgili davransaydın, çok daha öncesinde üye olarak yazılabilirdim. Senin bana yardım etmeni bekledim ve bir hayli geç kaldım. Okullar açılalı bu kadar zaman geçmişken üye olmam çok zor oldu..."

"Ama sevgili arkadaşın Akın yine de seni o kulübün bir üyesi yapabildi, değil mi? Bravo ona!"

Gündoğan sinirli ve delip geçen bakışlarıyla Ayperi'yi ezmek istercesine doğruldu. Kız onun yaklaşmaya başladığını fark edince istemsizce geriledi:

"Lütfen şimdi tartışmayalım." Gülümsedi ve dudakları fısıltıyla açıldı: "Lütfen, Doğan. Ben artık bu soğuk savaşı sürdürmek istemiyorum. Birlikte maceralar yaşadığımız, o ilk geldiğim günleri çok özledim. Beni sıkmayan, aksine güldüren, şakalar yapan kuzenimi gerçekten çok özledim." 

Elini uzattı: "Barışsak mı?"

Gündoğan bir süre tereddüt etti. Elini hafifçe uzattı ama sonra hızla geri çekti. Henüz barışma yanlısı değildi. Bunun üzerine Ayperi, onun beklemediği bir anda erkeğin elini yakalayıp avuçlarının içine aldı ve sanki pazarlık yapıyormuşçasına kuvvetle sıktı:

"Barışalım, lütfen..."

Gündoğan suskun ve çekingen kalmayı sürdürdü. Onun inadından sıkılan genç kız, ellerinden hızla sıyrılan parmakları görünce sinirlendi:

"Peki, tamam, öyle olsun. Barışmayalım... Sen nasıl istersen!!!" Derin derin soluyor, omuzları titriyordu. Arkasını döndü ve sınıfın kapısını Gündoğan'ın suratına kapattı. Yeni arkadaşlarından Hülya koşarak yanına geldi:

"Neler oluyor? Kavga mı ettiniz?"

Ayperi sinirden çatallaşan sesiyle adeta hırladı: "Bu çocuğun inadından nefret ediyorum. Sanki hatasını kabul etse, incileri dökülür..."

"Hanginizin incileri?" diye sordu Bala. "Senin incilerin mi, yoksa onun incileri mi dökülür?" 

Geçen iki ay içerisinde hem Hülya hem de Bala ile oldukça iyi anlaşmıştı. İkisi de ona sanki uzun zamandır tanışıyorlarmış gibi iyi davranıyorlardı. Tabii kuzeni ile olan gergin ilişkisindeki onlara çok eğlenceli gelen sahnelerin de bu arkadaşlıklarının oluşmasında bir hayli payı vardı.

"Benim incilerim yok!!!" diyerek söylenmeye başladı Ayperi.

Hülya da Bala gibi düşünüyordu: "Kuzenin yerine Akın'dan yardım istedin. Ben olsam, ben de kızardım."

"Ona söyledim. Yardım etmesini istedim ama etmedi. Ayaklarına kapanamazdım ya!" Ayperi sırasından kalktı ve dışarıya çıktı. Gündoğan kendi sınıfının kapısında boş boş dikiliyordu. Gözleri pencereye dönüktü ve uzaklara dalmıştı. Sınıf koridorun sonunda olmasına rağmen, ışıklar loş koridoru fenerlerin geceyi aydınlattığı gibi aydınlatmıştı. Ayperi sinirden köpürerek tekrar sınıfına girdi. Kapıyı öyle bir kapattı ki koridordaki öğrenciler korkuyla sıçradılar.

Sırasına geri döndü. Akın sırada oturmaktaydı ve çok heyecanlıydı. Kız onu hiç fark edemedi, aklı başka yerdeydi. Heyecan içerisindeki erkek onun dikkatini kendi üzerine çekebilmek için titrek elini kızınkinin üzerine koydu:

"Dönem tatilinden önce tiyatro kulübü bir trajedi sergilemeyi planlıyormuş!"

Ayperi kirpiklerini kırpıştırdı, anlayamamıştı: "Trajedi mi?"

Akın başıyla onayladı ve kızın ellerini avuçlarının içerisine alarak onu rahatlatmaya çalıştı: "Eğer sen de bu oyunda yer almak istersen hemen bir önümüzdeki teneffüste gidip seçmeler için adını yazdırabiliriz. Heyecanlanmana hiç gerek yok!" Bunu söylerken belli belirsiz sırıtıyordu.

"Oyunun adı ne?"

"Gidince öğrenirsin."

Ayperi öğretmenin derse girmesine aldırmadan çenesini avuçlarına dayadı ve oyunu tahmin etmeye çalıştı. Tahtaya yazılan yazılar, havada uçuşan sorular, azarlanarak yerine oturan öğrenciler... hiçbiri onun kapıldığı hayal dünyasına ulaşamadı ve zil çaldığında Akın bile ona yetişemedi. Ama nereye gideceğini bilmediği için onu beklemek zorunda kaldı. Ayaklarını yere vurarak bir ritim tutturmuş, sabırsızlıkla Akın'a bakıyordu:

"Hangi koridor? Nerede? Nerede toplanıyorlar? Neredeler???"

Ayperi'nin çocuksu heyecanı ve aceleciliği erkeği gülümsetti: "Gel buraya..."

Akın, Ayperi'nin koluna girerek onu çekiştirmeye başladı.

Diğeri ise soru yağmuruna kaldığı yerden devam etmekle meşguldü: "Nereye gidiyoruz? Kayıt olduğum salon diğer koridorda değil miydi?"

Kızı omuzlarından tutarak yüzüne odaklanmasını sağladı. Ayperi belli ki sağlıklı düşünemeyecek kadar heyecanlanmıştı. Alıştıra alıştıra söylemek daha iyiydi. Sürpriz yapmak istemişti ama onun şok olması bazı yanlışlıkları da beraberinde getirebilirdi; mesela elenmek gibi...

"Ayperi, beni dinle! O salonu unutmanı istiyorum senden. Biz şimdi okulun asıl gösteri salonuna gideceğiz." Bir süre çenesini kaşıdı: "Hani kendi kendine gezinirken çok büyük bir yer gördüğünü ama içeriye pek fazla bakamadığını söylemiştin..."

"Oraya mı gideceğiz? Neden? Sadece adımı yazacaklardı hani seçmeler için?"

"Adını yazmakla kalmayacaklar... Senden, başvurduğun rol için birkaç replik de söylemen istenecek..."

"Bir dakika... bir dakika... İş söylemekle kalmayacak, değil mi? Doğaçlama yapacağım!!!"

"Rolü canlandıracaksın sadece..."

"Hiç hazırlığım yok. Doğaçlama yapmak zorunda kalacağım ve sen bana hiçbir şey söylemedin!"

Akın, Ayperi'nin koluna sarıldı ve onu salona doğru sürüklerken, açıklama yapmaya koyuldu:

"Sakin ol. Sen amatör değilsin, öyle demiyor muydun??? Hem merak etme, rolün doğaçlama için çok uygun."

"Hangi rolü seçeceğimi nasıl biliyorsun?"

Akın büyük, camlı bir kapıyı açtı ve perdeleri kaldırarak Ayperi'yi yavaşça içeriye itti. Genç kız, büyülenmişçesine, ışıl ışıl salonu seyretti bir süre. Sesi, en derin kuyulardan gelen yankılarla süslendi:

"Bu kırmızı koltuklar, ışıklar, sahne, perde.... Hepsi de harika... Olacak olur da rolü bana verirlerse, burada mı sahnelenecek oyun?"

Akın önden ilerlerken sağ eliyle tiyatro salonunu gösterdi:

"İşte sana amfiteatr ve evet, burada sahnelenecek... Şurada insanlar var, gel benimle..."

Uçarak öğretmenlerin ve öğrencilerin toplandığı büyük bir masaya süzüldüler. Ayperi'yi tanıyan kulüp sekreteri yanlarına geldi:

"Ayperi! Hangi rolü istiyorsun? Gerçi, şu İzmir'deki tiyatro kulübünden getirmiş olduğun referansların ve hakkındaki görüşlerin yazılı olduğu övgü belgeleri seni direkt baş role taşıyabilir. Bir de güzel bir performans sergilersen rolü almaman işten bile değil."

Ayperi biraz safça etrafına bakındı ve çaresizlikle kırpılan gözleriyle sekretere döndü:

"Ben... ben oyunun adını dahi bilmiyorum henüz. Akın sadece bir trajedi olduğunu söylemekle yetindi..."

Sekreter muzipçe sırıttı: "Kızımız hiç çalışmadı mı?"

Akın, Ayperi'nin yanar döner alevlerle dalgalanan bakışlarını hiç fark etmemiş gibi soğukkanlılıkla; "Hayır, ama doğaçlama yapacak..." diye fısıldadı.

"Yalnız ben hala oyunun ismini bilmiyorum. E doğal olarak rollerle ilgili hiçbir fikrim yok. Lütfen artık birileri bana şu trajedinin ne olduğunu söyleme zahmetinde bulunabilir mi?"

Sekreter, sahnede perdenin hareketlendiğini sezdi. Ayperi'yi nazikçe dirseğinden tutarak sahneye doğru çevirdi:

"Tahmin et bakalım..."

Perde aralandı, kıpkırmızı kadife tuvaleti ve bukle bukle sarı saçları ile çok hoş bir kız, usul usul sahneye geldi.

Sekreter, Ayperi'nin durumundan bir hayli keyif almıştı ve haylaz bir kahkaha atarak;

"Romeo ve Juliet!!!" diye çınladı.

Ayperi heyecan içerisinde titredi. Kalbinde önce bir umut ışığı yandı, söndü ve sonrası karanlığa gömüldü:

"Ben Juliet olamam! Şu kıza bakın... Ne kadar da güzel... Hazırlanarak gelmiş. Bunlar hep senin yüzünden, Akın!"

Akın yanlarından ayrılıvermişti bile, artık orada yoktu. Yanında sadece onunla dalga geçer gibi vızıldayan sekreter vardı. O da eline hemen birkaç sayfa tutuşturdu:

"Biraz gözden geçir. Seni öne almaya çalışacağım, madem doğaçlama yapacaksın..."

Ayperi daha yutkunamadan kadın onu geride bırakıp gitti. Koltuklardan birine oturup soğukkanlı olmaya çalıştı. Yazılar çok küçük ve karışıktı. Gözlerini iyice kıstı ve okumaya çalıştı:

"Juliet - ...."

Cümleler çok uzundu:

"Ağlamak istiyorum..." derken başını kağıtlara gömdü.

...
...
...
...
...

"Ayperi Doruk! Lütfen, sahneye!"

Ayperi çığlık atmasına ramak kalmışken kendini zor da olsa dizginledi ve sadece sıçramakla yetindi. Kağıtları az önce oturduğu koltuğa bıraktı. Sahnede jürilerin gözlerine bakarken ve 'Başla!' diyecekleri anı korkuyla beklerken;

"Ne olacaksa olsun. Hiçbir hazırlığım yok. Ağlayıp sızlayarak kendimi harap edemem bu saatten sonra. Benim suçum değil... benim suçum değil..." diye sayıklıyordu içinden.

Sadeliğin biricik göstergesi, sadece beyaz ve griden oluşan okul kıyafetiyle diğer tuvaletli kızların arasında, gelecekten 14. yüzyıla gelmiş bir zaman gezgini gibi göründüğünü itiraf etmeden duramadı. Yüzü kıpkırmızı bir halde 'Başla' diyecekleri ölüm anını bekledi. İşaret geldiğinde, kısa eteğini sanki gerçekte çok uzunmuş gibi kaldırıp sahnenin gerisindeki meraklı gözlere selam verdi ve ardından da rol gereği yere kapaklandı.

Bacaklarını zarifçe arkasında topladı. Tavandan sarkan büyük avizelere baktı. Bir güneşe hitap ediyormuşçasına ezberinde kalan repliği süsleyerek konuşmaya başladı. Aklına herhangi bir erkek yüzü getirmeye çalışıyordu ki, gözlerinin önünde çok tanıdık birinin hayali belirdi. Hemen yüzü kızardı. Utangaç hareketlerle ayağa kalktı ve aynı hayale doğru yürümeye başladı. Ellerini göğsünde birleştirmişti, gözlerinden oluk oluk yaşlar süzülüyordu. Ağlamayı başarabilmişti. Son sözcüğünü söylediğinde tekrar yere düştü.

Bu seferki gerçekti. Zor dayanmıştı. Gözlerinden yaş getirmeyi başarabilse de çok kötü oynadığını düşünüyor, gururundan dolayı bu defa sahiden ağlamayı kendine yediremiyor; dudaklarını ısırmakla yetinmeye çalışıyordu. Her zaman yaptığı gibi aptal gülümsemesini takınıp jüriye bakarak ayağa kalktı ve selam verdi. 

Hiçbir ses yoktu önceleri. Gözleri korkuyla açılmıştı ki nefeslerini tutmuş vücutlar hayat buldu ve dalga dalga yayılan alkış, amfide kulaklarını çınlattı. Kendisiyle dalga geçen sekreter bile coşkulu bir şekilde onu alkışlıyordu.

Jüri başkanı alkışlarını kesmeden ayağa kalktı ve sahnede bekleyen Ayperi'ye elini uzattı:

"İşte, Juliet'imiz...!!!"

Ayperi soluksuz bir çığlık attı... Göz pınarları sevinç göz yaşları ile dolup taşarken önünde yepyeni bir dönem başlamıştı...

* * *



Yasemin dudaklarını bükerek kollarını göğsünde birleştirdi:

"Bala adlı arkadaşın arayıp sana provaların saatlerini bildirmek istemese, belki de sadece oynandığı gün söylemek gelecekti aklına. O da seyretmeye gelmemiz için yalnızca..."

"Abartma, Yasemin." derken somurtarak iç geçirdi Ayperi.

Beyaz külot pantolonu ve gömleği, dizlerine kadar geçirdiği çizmeleriyle atların ahırına giderken; elinde salladığı kırbaçla oynuyor, Yasemin'in gönlünü almaya çalışıyordu:

"Akşam söyleyecektim ama erkenden uyudun. İnan, bugün söyleyecektim."

"Peki o halde, bana erken yattım diye söyleyemedin. Gündoğan Ağabey'in de hiç haberi yokmuş, yoksa o benim tam tersi şekilde çok mu geç yattı?"

Ayperi kırbacı sallamayı kesti ve bir hışımla kardeşine döndü: "Gülümsemediğim zamanlarda ne kadar acımasız olduğumu senden daha iyi kimse bilemez, değil mi, kardeşim? Ve şu an gülümsemiyorum. Bu yüzden, o düşük çeneni kapat da bir daha boş boş açılıp tekrar düşmesin!"

Yasemin parmaklarını dudaklarına götürdü ve bir elbisenin fermuarını kapatır gibi dudaklarını kapattı: "Sustum, hiç konuşmadım say." diyerek zıplaya zıplaya Ayperi'yi geçti ve ahıra ondan önce girdi. Küçük kızın içeride koşturduğunu gören bir seyis Yasemin'i yakaladı:

"Yavaş, küçük hanım. Hayvanlarını korkutmayınız."

Ayperi duruma hızlıca müdahale ederek kardeşini şimdiye kadar hep uzaktan görmüş olduğu seyisin ellerinden çekip aldı. Avuçlarını kızın başına koyarak bastırdı:

"Onun adına özür dilerim. Heyecanını bağışlayın, ilk kez bu kadar yakından görecek atları."

Gülümsemeyi ihmal etmeden, hayvanların arasına daldı. Uzun ve dar kapıların ardından bakan atlara sevecenlikle yaklaşan Ayperi hemen Rüzgar'ı tanıdı. Elini biraz çekimserlik, biraz da cesaretle kopkoyu ve gür yelelere uzattı. İpekten daha yumuşak ve parlak siyah saçları yavaşça okşadı. Ona bakarken, yan tarafta ürkek tavırlarıyla onları seyreden bembeyaz bir at gördü.

Büyülenmişçesine sürüklenen ayakları onu beyaz atın karşısına çekti. Tüyleri ve yeleleriyle çelişen kocaman kara gözleri ilgi ister gibi bakıyordu.

"O çok kuvvetli bir kısraktır. Ayrıca çok da uslu ve itaatkardır. Size zorluk çıkarmaz." dedi seyis efendi belli belirsiz.

Yasemin adeta ablasını kıskandı: 

"En güzelini sen seçtin, her zamanki gibi..." Gözleri Rüzgar'a çevrildi: "Bu siyah at kimin peki?"

"Onun adı Rüzgar'dır, küçük hanım. Gündoğan Bey'in atı."

"Demek öyle..." İmalı bakışları Ayperi'yi kızdırdı: "Erkek mi?"

Seyis, ortada dönen durumdan habersiz başını evet anlamında salladı.

"Tesadüfe bakar mısın, ablacığım? Atlarınız ne güzel de yan yana duruyorlar, biri siyah biri beyaz... Birbirlerine ne kadar da zıtlar, öyle değil mi?"

"Düşen çenen hakkındaki yorumum ne çabuk silindi aklından, benim konuşkan kardeşim?"

Yasemin iyice ablasına sokuldu: "Hafızam da düşüktür, bilirsin!"

O sırada ise seyis efendi beyaz atın kapısını açtı ve gemi hayvanın ağzına geçirirken Ayperi'ye seslendi:

"Ayperi Hanım, ismi ne olacak?"

Genç kız parmağını bir süreliğine çenesine götürdü ve düşündü. Sonra da sevinçle cevap verdi:

"Kardelen!"

"Seni kurnaz çiçek!!!" diyerek ona parmak sallayan Yasemin'i umursamadan atın tımarlanmasını ve eğerinin yerleştirilmesini seyretti:

"Ne oluyor? Niçin şimdi hazırlıyorsunuz?"

Seyis kararlı gözlerle ona döndü: "Bence biraz alıştırma yapalım. Birbirinize ısının."

Yasemin sinirlendi: " Ben de neden bize bu rahatsız külot pantolonlarla ağır çizmeleri giydirdiler diye kafa patlatıyordum."

Onlara ilk baştan beri atlar hakkında yardımcı olan Ali Seyis ve babası Reşit Seyis ahırdan iki at eşliğinde çıktı. Birine Ayperi, diğerine de çığlıklar atıp inmek isteyen Yasemin binmişti. Ali Seyis artık yeni bir isme sahip olan Kardelen'in yularını sıkı sıkı tutmuş, 'adeta' yürüyüşüyle Ayperi'nin gözünü çok fazla korkutmamaya çalışıyordu:

"Şimdi topuklarınızla atın karnını hafifçe sıkın."

Ayperi söyleneni yaptı. Kardelen biraz hızlandı.

"Ah, hızlandı sanki!!!"

"Endişe etmeyin, yanınızdayım."

Ayperi, Kardelen'in ivme kazanmasından ötürü sallanmaya başlayınca, dikkatsizlikle topuklarını ardı ardına atın karnına vurdu. Beyaz at birden daha da hızlandı, öyle ki; dörtnala geçmiş hayvanın yularları Ali'nin elinden kaydı:

"Ayperi Hanım, dizginleri çekin, dursun!"

Ayperi çekmeye çalışırken sallanmasına engel olamadığını anlayınca vazgeçti ve Kardelen fırtına gibi ormana koştu. Yasemin şaşkınlıktan konuşamayacak hale gelmişti. Yavaş haldeki atından kendini resmen aşağı attı ve olağanca kuvvetiyle konağa koştu.

Ayperi ise yularlara sımsıkı sarılmış, çığlık atmamak için gözlerini yumuyor, atın duracağı anı bekliyordu. Bir an Kardelen'in heyecanlandığını fark etti. Gözlerini açtı ve bir yamaçtan aşağı doğru indiklerini gördü. Bu sefer çığlık atacaktı, çünkü bataklığa doğru ilerliyorlardı. Dizginleri bütün gücüyle sağ omuzuna kadar çekti. At gayri ihtiyari sağa döndü. Bataklıktan kurtulmasına rağmen hala hızını kesmeyen Kardelen'i nasıl durdurabileceğini düşünüyordu:

"Tabii ya!!!"

Muzip bir şekilde kıkırdadı. Ormanın içerisinde bilmediği derinliklere doğru sürüklenirken rüzgar yanaklarını yalıyor, saçlarını hoyratça savuruyordu. Atı durdurabilmek için tüm bu kargaşaya rağmen sakin olması gerekiyordu ki o da bunu biliyordu. Gözlerini kapattı. Karanlıkta Kardelen'in durmuş halde dikilen silüetini gözlerinin önüne getirmeye çalıştı. İstediği şekil belirdiğinde, başardığının bilincinde gözlerini araladı. Beyaz at yavaşlamıştı. Yere vuran nal sesleri saniyeler sonra kesildi:

"Durdurmak çok kolay oldu. Ama nasıl geri döneceğimi bilmiyorum..." Attan indi ve alnından süzülen terleri sildi: "Her seferinde atlarla böyle hız sorunu yaşayacağım anlaşılan..."

Dikkatlice etrafını dinledi; kuş seslerine karışan kurbağa sesleri geliyordu yakınlardan.

"Kurbağa varsa, su da vardır!" diyerek Kardelen'in yelelerini okşadı ve onu peşinden gelmeye ikna etti. Yamaçtan aşağı inmeye devam ederlerken gördüklerini seyretmeyi de ihmal etmedi. Çınar ve meşe ağaçlarının yaprakları güneş ışınlarını perdeliyor, küçük esintilerle sürüklenen meltemin dokunuşları ışık kaybederek yere ulaşabilen aydınlığı alaca gölgelere çeviriyordu. Kendini gölge oyunlarından birinde gibi hisseden Ayperi, bu güzel kıpırtıları izleyerek su seslerine ulaştı. Önüne çıkan büyük yaprak ve dalları ayırdı, itti, kırdı ve sonunda sesin kaynağını buldu. Sevinci kulaklarına kadar gerilen tebessümüyle birleşmişti. Hemen nerede olduğunu anladı:

"O geceki göl!!!"

Ay ışığının güzel manzarası, gökkuşağının renklerine bürünmüş bir cennet ile yer değiştirmişti şimdi. Göğsü kalkıp inerken elini kalbine götürdü. Suya ilgi gösteren Kardelen'i kıyıya yaklaştırdı ve onu su içerken izledi. Tarif edilemeyecek bir huzurla dolduğunu hissederken atına yaslandı:

"Neredeyse beni kaçırıp buraya getirdiğin için teşekkür edeceğim sana, Kardelen..."

Birleştirdiği ellerinin avuçlarını göğe çevirdi. Yankılan sesi kuşların cıvıltılarını susturdu. Sanki tüm orman sakinleri sessizliği kucaklamıştı.

"Bana Romeo'mu ver, sonra o öldüğünde, al da küçük yıldızlara böl onu..." Elbise giymiş gibi hayali eteklerini tuttu ve kelebekler gibi süzüldü çimen kokularının arasında:

"Onlar göğün yüzünü öyle bir süsleyecektir ki; bütün dünya gönül verip geceye, tapmayacaktır artık o muhteşem güneşe!!!"

Güneşe uzanan kolları, arkasında hışırdayan dallarla iki yanına düştü:

"Kim var orada?"

"Sen Juliet isen, seslendiğin gece nerede???"

"Doğan?"

"Bu sözler geceye ait değil miydi?"

Ayperi topukları üzerinde arkasını döndü: "Bir sanatçı için yerin ve zamanın önemi yoktur. Nasıl buldun beni?"

"Buraya gelmek isteyeceğini biliyordum ama nasıl gelebileceğini merak ediyordum. Atınla yalnız kalınca, sözünü geçirebildin galiba?"

"Sana başımın çaresine bakabilirim demiştim, gecelerden birinde!"

Gündoğan eliyle alnına vurdu alay edercesine: "Ah, nasıl unuttum, evet, öyle demiştin o gece!"

Ayperi, atın üzengilerine basarak eğere yerleşiverdi.

"Ne yapıyorsun?" diye arkasından seslendi Gündoğan.

"Geri dönüyorum..."

"Henüz yavaş harekette bile sürmeyi bilmiyorsun sen!"

"Ya???" Ayperi'nin hırçın sesi karanlığın çökmekte olduğu göle aksetti: "Göreceğiz!!!"

Kardelen yavaşça yamacı tırmanmaya başladı. Ayperi iyi idare diyor gibi görünmesine rağmen Gündoğan'ın içi hiç rahat değildi ve kendi atı Rüzgar'ı, Kardelen'in önüne geçirdi. Ayperi'nin karşı çıkmasına fırsat vermeden yularları birbirine bağladı.

"Sen ne yapıyorsun peki şimdi???"

"Seni korumaya çalışıyorum." diye cevap verdi öteki.

"Neden?" Ayperi inatla başını kaldırdı; "Benim sorunlarıma kayıtsız kaldığını düşünüyordum. Düşüp yaralanmak, benim sorunum. Bir atı sürememek de benim sorunum. Tıpkı kulübe üye olmaya çalışmak gibi..."

Gündoğan aynı konulara tekrar tekrar değinilmesinden oldukça bıkmıştı artık:

"Bunları unutup barışalım desem, hala o küçük burnunu inatla kaldırır mısın?"

Ayperi başını başka yöne çevirdi:

"Senin inadın yüzünden bu savaşı sürdürüyoruz. Ben zaten sana elimi uzatmıştım ama sen..."

Gündoğan da elini uzattı, bir zamanlar Ayperi'nin yaptığı gibi:

"Ben seninkini tutmamıştım, haklısın. Bilmem seni mutlu eder mi ama bu yaptığımdan ötürü çok pişman oldum sonradan. İnat çare değil, bir hataymış. Aynı hatalara tekrar düşmeyelim. Şimdi elini ver de barışalım... Sen benim gibi inat etme yeter ki... Lütfen..."

Genç kız kuzeninin pişmanlığını fark etti. Erkeğin gözleri alacalarla süslenmiş ormanın bu kuytu köşesinde kapkaranlık görünüyordu şimdi. Bakışlarını havada asılı kalan ele çevirdi, daha fazla dayanamadı ve ona karşılık vererek elini tuttu:

"Peki, barıştık..."

"Tamam, o halde artık geri dönelim. Hatta biraz hızlanmamız bile gerekebilir!!!"

"Ne??? Yine mi???"

Gündoğan'ın hınzır kahkahaları ve Ayperi'nin mutlu haykırışları sessizliği yalarken güneş gölün çizgisine yaklaşmış, kızıl sütunlar yaymaya başlamıştı. İlk dördün evresindeki ay, gökyüzünde belirmişti bile...

* * * 



"Bir tane daha ver, Bala!"

Bala uykudan uyanır gibi sıçradı: "Korkuttun beni." Küçük kutuya daldırdığı parmaklarını acıyla geri çekti. "Ah, batıyor bunlar!!! Neden bu işi ben yapıyorum?"

Bala'nın başaramadığını, yanlarında dikilen Hülya başardı ve kutudan bir iğne alarak, bir sandalyeye binmiş, koridordaki duvara astıkları panonun resimlerini yenileyen Ayperi'ye uzattı:

"Aklın nerede senin?" diye sormaktan da geri kalmadı, Hülya Bala'ya.

Kız; gözleri, kalorifer peteklerine dayanmış, pencereden okul bahçesini izleyen Azra'dan ayrılmadan cevap verdi:

"Bak şuraya..."

"Azra?"

Ayperi ve Hülya donuk bakışlarla aynı soruyu sordular. Sonra Hülya lafı Ayperi'nin ağzından aldı:

"Üzgün görünüyor ama bunun seninle ne alakası var? Aranızda bir şey mi oldu?"

"Aslında benimle alakası yok!" diyen Bala'nın sesi, Ayperi'ye çevrilen gözleriyle imasını kanıtlar nitelikteydi.

Ayperi ise kayıtsız kalamadı: "Gözlerinin sinsice üzerimde dolaştığını hissediyorum. Ne oldu yine?"

"Azra ile kuzenin kavga etmişler..."

"Ne???" diye haykıran Ayperi, koridordakilerin sesin yükselişinden duydukları merakla kendisine baktıklarını görünce fısıltıyla devam etmek zorunda kaldı: "Neden? Ne zaman?" diye sorarak öğrenmek istedi.

"Bunları bana soracağına kuzenine sorman gerekmez mi?"

"Aslında bir haftadır çok suskun görünüyordu, pek rahatsız etmek istemedim."

Hülya da diyaloğa dahil oldu: "Yani, seninle barıştıktan sonraki bir hafta boyunca çok suskundu, öyle mi? Enteresan..."

Ayperi kirpiklerini kırpıştırdı: "Ne demek istiyor bu?"

Bala keyifle yanıtladı: "Diyor ki; bir haftadan beri kuzenin Azra ile küs. Seninle barıştıktan sonra kavga etmiş olmalılar."

"Bir dakika, şimdi, kavganın nedeninin ben olduğumu mu söylüyorsunuz?" Ayperi durakladı: "Hayır, olamaz. Yanlış fikir yürütmüşsünüz..."

Bala ona sokuldukça sokuldu, sandalyenin üzerinde duran Ayperi'nin yüzüne bakabilmek için başını iyice kaldırdı:

"Bu; bizim varsayımımız... Yanlış olduğunu düşünüyorsan, gidip Gündoğan ile açık açık konuşabilirsin. Öğrenmek senin elinde..."

Hülya da yanlarına sokulunca, birbirlerine kapandılar. Bu halleri oldukça komik görünüyordu: "Azra seni kıskanıyordu. Hatırlasana, daha ilk geldiğin gün bile sırf Gündoğan'ın kuzenisin diye tepeden tırnağa süzmüştü seni..."

Ayperi kabul etmek istemese de, şüphe ağlarını ince ince örmüştü içinde:

"O zaman, bu akşam Gündoğan'dan işin doğrusunu öğrenmeye çalışırım..."

Bala, başını Azra'dan yana çevirdi: "Bence önce Azra ile konuş. Aralarını düzeltmek sana düşüyor, eğer kavganın nedeni gerçekten sensen!"

...

Derste hiç konuşmayan Ayperi, teneffüs zili çaldığı gibi Azra'nın sırasına oturdu. Tatlı gülümseyişi samimi olmaya çalıştığının bir göstergesiydi:

"İyi misin, Azra?"

Kız cevap vermedi. Suskunluğunu koruyarak Ayperi'yi yanından kaldırabileceğini sanıyordu ama yanıldığını anlayacaktı:

"Doğan da senin gibiydi bu hafta. İkinizin de neşesi yok, anlatmak ister misin?"

Azra'nın kaşları çatıldı, ateşkesi reddettiği belliydi: "Ben Gündoğan' a sordum." dedi ismin üstüne basa basa. "... ama geçerli bir neden söyleyemedi. Belki sen söylersin..."

"Eğer söyleyebileceğim bir şeyse..." Ayperi biraz ondan uzaklaştı. Ne soracağını az çok tahmin etmişti. O bir cevap ararken, Azra alabora olmuş gözlerini hiç kırpmadan onun yüzüne dikti:

"Neden ben onun sevgilisi olduğum halde benim için Gündoğan oluyor da, senin için Doğan diye kısaltılıyor?"

"Şey..." yutkundu. "...aslında, bu iki kuzen arasında küçük bir anlaşmadan ibaret sadece." Aldığı nefesler duyulacak kadar yüksek çıkıyordu: "O annesinin adını söylemek istemişti ve..."

"Hepsini, bütün hikayeyi anlattı bana. Tekrarını dinleyemeyecek kadar sinirliyim şu anda. İsimlerinizi kısaltarak söyleyebilirsiniz. Buna elbette ki mani olamam, bu çok doğal bir şey. Tek sorun; benim söyleyemiyor oluşum... Ben neden söyleyemiyorum??? Ona senden duyarak Doğan dedim ve bana öyle bir hiddetle baktı ki, bir daha öyle seslenmeye cesaret edemedim.... Neden sadece sen o şekilde hitap edebiliyorsun? Bu hak niçin yalnızca sana ait? Bunları bana söyleyebilecek misin???"

Azra'nın bağırışları sınıfın da dikkatini çekti ve insanların etraflarında toplandığını fark eden Ayperi bu durumdan bir hayli rahatsız oldu. Hiç konuşmamış olmayı istiyordu şimdi, sanki ne diye burnunu sokmuştu ki?

"Bilmiyordum... Aramızda sadece ikimizin söyleme hakkı olduğunu bilmiyordum. Böyle konuşmamıştık hiç. Yasemin, benim küçük kardeşim, işi alaya getirmesin diye ona engel oldum yalnızca ama onun dışında bana herkes 'Peri' diyebilir, sen de dahil... Ama Doğan..." Yan gözle Azra'nın yüzünün aldığı ifadeyi inceledi ve hiç memnun kalmadı: "...sadece benim söylememi istiyorsa da bu konuda bir şey yapamam sanırım."

Ayperi yavaşça sıradan kalktı ve kendininkine doğru gidecekken döndü: "Fakat akşama bunu ona soracağım... 'Neden yalnızca ben?' Tamam mı?"

Azra onun samimi olduğunu ve bir suçu olmadığını anlayınca, uysal bir baş hareketiyle: "Tamam." dedi.

Sırasında ilgiyle geçen konuşmaları dinleyen Akın, Ayperi'nin yanına oturmasını umursamadan önündeki kitabı okumaya devam etti.

"Of... Neden karıştım ki sanki? Bana ne, değil mi? Akın???"

"Efendim?" Simsiyah gözleri dalgın bir ışıkla parıldıyordu erkeğin.

"Hiç... hiçbir şey... Kendi kendime konuşuyormuşum anlaşılan..."

Akın gülümsedi: "Kafanı böyle konularla yormayı bırak da iki hafta oldu, nasıl gidiyor, onu söyle!"

Ayperi sevindi. Akın onu nasıl rahatlatacağını öğrenmişti. Bu kadar kısa bir zamanda birbirlerini tanıyıvermiş, yüzlerinin aldığı şeklin ne anlama geldiğini kolayca anlayabilecek düzeye ulaşmışlardı:

"Her fırsatta provaya gidiyorum." diye cevap verdi genç kız: "... ama yine de kendimi yeterli göremiyorum."

"Partnerinden memnun musun? Lise üçlerin en popüler yakışıklısıdır, Cüneyt."

Ayperi'nin az önce şişirdiği dudakları yeni bir tebessümle aralandı:

"Ben memnunum da, Juliet olamayan kızlar benden hiç memnun değiller. Daha ilk sahnelerde bile Cüneyt birazcık bana yaklaşınca beni yiyecek gibi gözlerini dikerlerken, öpüşme sahnesinde ne yapacaklar, düşünmek bile istemiyorum. Üstüm başım parçalanmadan salondan ayrılabildiğim için şükrediyorum her seferinde!"

"Öpüşme sahnesi mi?" Akın sinirlerinin gerildiğini belli etmek istemese de bu durum Ayperi'nin gözünden kaçmadı:

"Bildiğini sanıyordum."

"Gerçekten öpüşmeyeceksiniz herhalde, değil mi?" diye sorarken dişlerini sıktığının farkında değildi öteki.

"Hayır, tabii ki... Ama bunu o kızlara anlatmak çok zor olacak yine de!"

Erkek rahat bir nefes almış gibi görünse de gergin çenesi ve şakağında oynayan birkaç damar onu ele veriyordu.

Zil çalarken, resim öğretmeni elinde tuvalleriyle kapıda belirdi. Ayperi fırçalarını çantasından çıkarırken bir gözü sürekli Akın'ı gözetlemekteydi. Kıskanılmak hoşuna gitmişti.

* * *


Ayperi ellerini ceplerine sokmuş, merdivenleri inip çıkıyordu. Üç terasa da baktı, odalara baktı, dayısınınkine bile baktı ama Gündoğan'ı bulamadı. 'Lamia' adının verildiği balkona da bakarken bahçenin hangi köşesinden başlayacağını düşünüyordu. Arkasını dönmüş, uzun koridora yönelmişti ki kalın bir ses onu durdurdu:

"Kimi arıyorsun?"

"Doğan?"

"Buradayım."

Ayperi balkona çıktı ve sağına soluna bakınmaya başladı. Az önce acele ettiği için görememişti lakin şimdi sarmaşığın arkasındaki sallanan sandalyeye uzanmış, gökyüzündeki göçmen kuşları izlemekte olan genci seçebiliyordu. Hava kararmaya başlayınca, evin içerisinden yansıyan ışığın erişemediği yerlerde karanlıkta kaldığı için sinsi gölgeleri andırıyordu.

"Ne oldu, Peri?"

"Aslında ben de bu konu hakkında konuşacaktım!"

"Hangi konuda?" Gündoğan uzandığı yerden doğrulmuş, alaca kıpırtılarla derinleşen sarı gözleri Ayperi'ye kaymıştı.

"Azra ile kavga ettiğinizi hiç söylemeyecek miydin? Sebep ben olsam da, haberim olmayacak mıydı hiç?"

Gündoğan sandalyeden kalktı ve parmaklıklara yaslandı. Dirseklerini parmaklıkların son bulduğu mermerlere koymuştu. Uzun boyu, atletik vücuduyla mükemmel bir uyum sağlıyordu. Havalar soğumaya başladığı için giydiği siyah süveteri, göğsündeki kasları çok belirgin bir şekilde ortaya çıkarıyordu. Ayperi, onun bu çekici görüntüsüne dalmamak için sözüne devam etti:

"Bana cevap vermeyecek misin, Doğan? Kavganız bu yüzden çıktı, değil mi?"

Gündoğan belli belirsiz gülümsedi, hala susuyordu.

"Tamam, seni konuşturuncaya kadar sorularımı sormaya devam edeceğim." diye direnen Ayperi, onun gibi yaslandı ve başını arkaya doğru boşluğa sarkıttı. Sorusu can alıcıydı:

"Benim ne gibi bir ayrıcalığım var, kuzen? Azra'nın sana benim gibi hitap etmek istemesine neden böyle karşı çıkıyorsun?" Gözlerini kısarak erkeğe baktı: "Neden sadece ben? Oysa ben, bana 'Peri' diyen kişileri tek bir kişiye indirgemezdim. Senin bu ısrarının sebebini gerçekten çok merak ediyorum!"

"Sen benim biricik kuzenimsin, bu yüzden!"

"Azra'ya da böyle söylemedin, değil mi?"

"Peri..." diye fısıldayan Gündoğan yerine geçti. "... bana özel hiçbir şey kalmadı. Azra her şeyi paylaşmak istiyor. Bu anlaşma sadece ikimiz arasında özel deyince, sokağın ortasında avazı çıktığı kadar bağırdı. O an, nasıl yerin dibine geçmedim, hala şaşıyorum!"

"Halini tahmin edebiliyorum." Ayperi'nin kıkırdamaları, diğerinin ciddiyeti karşısında kesilmek zorunda kaldı.

"Bugün siz de biraz tartışmışsınız Azra ile, öyle duydum."

"Doğru duymuşsun. Aranızı düzeltmek istedim, sanki hiç işim yokmuş gibi, ama daha da suçlu oldum. Ağzımı açtığıma öyle pişmanım ki..."

Gündoğan bir süreliğine de olsa  kesik kesik öksürdü: "Bu konuyu kapatalım artık."

"Bir haftada verem olmuşsun resmen, Doğan!!! Sevgilinin elinden çekeceğin var anlaşılan." Elini onun omuzuna koydu: "Zavallı kuzenim...seni benden bile kıskanıyor, ne komik ama!"

Ayperi zıplaya zıplaya içeri girerken; "Haydi, Doğan, böylesi tutkulu bir aşık yüzünden verem oldun diye havadan da hastalık kapmaya istekli değilsindir umarım." diye seslenerek dilini çıkardı.

Gündoğan sonunda Ayperi'nin yaramazlıklarına gülümsedi...

"Hah, şöyle... Azra Hanım üzsün, biz güldürmeye çalışalım. Ben yoruldum artık. Seni Yasemin'e havale edeceğim." Bunları söylerken, Gündoğan'ın koluna girmiş, onu aşağı kata, terasa çekiyordu. Birden durdu: "Ama o zaman da kahkaha krizine girer, soluk alamaz olurdun! En iyisi mi hemşiren bir tek ben olayım..."

"Şirin olmaya çalışma, zaten şirinsin..." diyen Gündoğan kızın burnunu sıktı hafifçe. Ayperi'nin gözlerinden yaşlar gelmişti ama hala gülüyordu.

Karşıdan yaklaşan Kamer, bu manzarayı görünce, eskilerde kalmış silik bir anıyı hatırladı. Gözleri dolu dolu oldu:

"Haydi bakalım, çocuklar... Yemek bizi bekliyor!"

Kol kola girip aşağıya inerlerken, kıtlıktan çıkmış gibi yemeklere gömülen Yasemin'i görünce, bir kahkaha nöbeti daha sardı hepsini.

Yasemin, dudaklarına yapışmış pirinç tanelerini temizlerken; 

"Sizin yüzünüzden! Hep sizden ötürü. Çok bekledim ama gelmediniz. Karnımın gürültüsü odayı çınlatan kahkahalarınızı bastıracak kadar büyüktü." diye söyleniyordu.

Ayperi engel olamadığı sırıtışıyla Yasemin'in yanındaki yerine oturdu: "Yemekler yemek olalı, böyle saldırı görmemiştir."

Gündoğan da ona katıldı gülerek: "Haklıymışsın, ne verem ne grip, beni Yasemin öldürür ancak; o da gülmekten!"

Yemeğe başladıkları sırada kır saçlı bir hizmetçi kadın elinde telefonla Gündoğan'ın başında dikildi:

"Küçük bey!" Telefonu uzattı: "İsminin Can olduğunu söylüyor. Sınıf arkadaşınızmış."

Gündoğan telefonu aldı: "Alo, Can? Ne oldu?"

Ahizenin ucundaki ses çok tedirgindi: "Azra'yı Soğuksu Parkı'nda gördüm. Yanına gelmek istemiş barışmak için ama cesaret edememiş." 

"Ne?" diye haykıran Gündoğan masadan fırladı: "Baba, ben birazdan dönerim!" Ahizeyi tekrar kulağına götürdü, kapıdan çıkmak üzereydi. Acele bir şekilde ceketini giymeye çalışıyordu: "Yalnız mı yoksa yanında mısın?"

"Hayır, onu görünce yanına gittim fakat yalnız kalmak istediğini söyledi. Gidip görsen iyi olacak!"

Gündoğan arabadan inerken, gözleri Azra'yı aradı. Araca binmesiyle beş dakika içinde parka gelmişti. Azra beş dakika içinde oradan ayrılmış olamazdı. Nihayet gözleri bir noktada sabitlendi. Genç kız bir kamelyanın altında yüzünü kapatmış ağlıyordu. Koşarak yanına gitti:

"Azra?"

Kız yaşlı gözlerle bir süre ona baktı ve sonra kendini Gündoğan'ın kollarına attı. Ceketine öyle bir sarıldı ki, erkek dengesini kaybetti. O da kollarıyla Azra'yı sardı:

"Saat çok geç... Hiç kimse kalmamış. İnan çok korktum, Azra!"

Azra daha sıkı sarıldı: "Önce evine gelmek istedim ama sonra vazgeçtim. Beni bırakma... Seni çok seviyorum, çok kıskanıyorum."

Gündoğan şaşırdı: "Kuzenimden bile mi?"

Azra erkeğin göğsüne gömdüğü yüzünü kaldırdı: "En çok da ondan!!!"

"Ne???"

"Evet. Kızmadan önce beni bir saniye de olsa dinle! Yıllardır birbirinizi görmediniz. İki yabancı gibisiniz. Aranızda akrabalık bağları bile yok henüz."

"Saçmalama, Azra!"

"Ben ciddiyim. Ondan uzak dur!!!"

"Gerçekten saçmalıyorsun!"  diyen Gündoğan kollarını Azra'dan çekti ve banktaki boş yere oturarak ondan uzaklaştı: "O benim kuzenim, halamın kızı, babamın yeğeni... Ne onun aklında, ne de benim aklımda böyle bir şey varken; sen neden küçücük şeyleri saçma sapan boyutlara sokuyorsun?"

"Saçma sapan değil!" Kız tekrar ona sarıldı lakin erkek bu sefer kollarını sarmadı. "Seni seviyorum." Azra'nın göz yaşları oluk oluk akıyordu yanaklarından: "Seni çok seviyorum!"

Gündoğan 'Ben de' demek istedi ama sözcükler dudaklarında kenetlendi. Onun yerine, ayağa kalktı ve Azra'yı arabaya götürdü. Kızı evine bırakıp konağa döndüğünde ahırdan küçük fısıltıların geldiğini fark etti. Yavaşça ahırın kapısını araladı. O anda bir çığlık duydu. Gündoğan çığlığın sahibini hemen tanıdı:

"Peri?"

Ayperi elleriyle ağzını kapamış, sakinleşmeye çalışıyordu: "Çok korkuttun beni! Senin adetin usulca arkadan sokulup korkudan öldürmek mi?" Sinirli sesine çeki düzen vermek için yavaşça öksürdü: "Azra mıydı arayan?"

Diğeri başını eğdi: "Parkta ağlıyordu..."

Ayperi yutkundu: "Barıştınız... değil mi?"

"Sanırım, öyle..." Kafasını kaşıyarak sırıttı: "Sen niye yatmadın peki?"

"Uyuyamayınca, Kardelen'i sevmeye geldim. Yarın okuldan sonra Cüneyt ile buluşacağız. Sen gittikten sonra aradı. Düşündükçe gözümü kapatamıyorum."

"Niçin buluşuyorsunuz ki?"

"Bir aydan az bir süre kaldı ve henüz son bölümleri bile çalışamadık. Metni de hala ezberleyemedim. Önce konağa gelip çalışmak istedi fakat siz rahatsız olabilirsiniz diye okuldaki tiyatro salonunda buluşmayı önerdim. Böylesi daha iyi olmuş, değil mi?"

Gündoğan dalgınlaştı: "Evet, tabii, daha iyi olmuş..."

Ayperi gülümsedi, sıcacıktı: "Uykum yok ama tekrar denesem fena olmaz, geç oldu, ben yatmaya gidiyorum. Umarım, uyku perisi kapımı çalar da biraz uyuyabilirim."

Ahırdan çıkacakken, Gündoğan; "Buluşacağınız için mi uyuyamıyorsun?" diye sordu dudaklarından dökülenlere kendisi de inanamayarak.

Genç kız tatlı tebessümüyle döndü. Ay ışığını arkasına almış yüzünde aydınlık olan tek yer tahrilli, yeşil gözleriydi: 

"Biraz da o yüzden, sanırım... İyi geceler!"

O gittikten sonra Gündoğan, dolunaya çevrilen yüzünü sonbaharın hoyrat rüzgarına bıraktı...

* * *
Beşinci Bölüm Sonu

Feri Peri


6. Bölüm: Affedeni Affetmeyen Yakında!
Feri Peri - Roman (Her hakkı saklıdır)

Bu içeriği beğendiyseniz lütfen paylaşmayı ve yorum yapmayı unutmayın 😉